Author: Veli Beyazgül
Öykü Arine NEFES şiiri
Bakın şu fotoğrafa,
O bir çocuk daha,
Dili dışarıda;
Zannedersin bu işin şakasında,
Oysa gözlerinde gülüyor
Koca bir dünya!
#öyküarineumutol
Öykü Arin’ler için çağrı!
Öykü Arin ve nakil bekleyen diğer binlerce insanın yaşam umudunu büyütmek adına bazı pratik çözüm önerileri sunmak istiyorum;
- Diyanet hutbe yayınlamalı,
- TFF, TBF gibi kurumlar stadyumlarda anons kararı almalı,
- Spor kulüpleri, resmi hesaplarından duyurmalı,
- MSB, bütün Askeri kışlalarda konuyu anons etmeli,
- MEB, okulların Şubat ayındaki açılış törenlerindeki tüm konuşmalarda kök hücre ve kan bağışı konusunun işlemesini sağlamalı,
- YÖK, Üniversite gündemlerine taşımalı
- RTÜK Acil Kamu Spotu hazırlayıp TV, Radyo ve internet sitelerinde yayınlamalı,
- Google, doodle oluşturmalı,
- Adalet Bakanlığı, cezaevlerinde bilgilendirme yapmalı, görüş izni gibi teşviklerle bu kampanyayı desteklemeli,
- Seçim öncesi miting veya toplantılarda bağış çağrısı yinelenmeli
- (…)
Evet bu öneri listesi uzatılabilir.
Benim aklıma ilk anda gelenler bunlar oldu.
Ne olursa olsun toplumsal düzeydeki bu duyarlılık zirveye taşınmalı.
Öykü Arin’ler mutlaka yaşatılmalı.
Veli BEYAZGÜL – 28.01.2019
#ÖyküArin #Donörol #UmutOl
www.velibeyazgul.com
Öykü Arin; Hepimizin Yavrusu
Öykü Hepimizin yavrusu
Löseminin bir çeşidine yakalanan Öykü Arin Yazıcı bu hastalıkla boğuşan binlerce insan için umut oldu!
Onun “yüzü” bu “kampanyanın yüzü” oldu!
Öykü Arin sayesinde bu rahatsızlık ve genel anlamda lösemi bilinir oldu. Hâlâ öğrenecek çok ayrıntı var elbet. Akın akın insanlar meydanlarda yapılan kampanyalar ile 3 tüp kan veriyor.
Bir bölümü verileri uyarsa kök hücre donörü olmayı da kabul ediyor, yani çok daha büyük bir adım atarak hiç tanımadığı bir insana hayat ışığı yakmayı kabul ediyor.
Öykü Arin adına yapılan kampanya vesilesiyle başka çocukların da uygun ilik bulma hayaline adım adım yaklaşılıyor.
Bence annesi Eylem ve babası Çağdaş Yazıcı’ya sırf bu yüzden ödül verilmeli!
Ayrıntılı bilgi için lütfen ÖyküArineUmutOl.com sitesine de bakınız.
Minik Öykü Arin ve diğer yavrulara geçmiş olsun dilekleriyle…
Veli BEYAZGÜL
#donörol #umutol #ÖyküArineUmutOl #lösemi #kızılay #tumbelsen #istanbulbesiktas #ÇIĞLIK
EK BİLGİ:
Khal Gağan Efsanesi aramızda yaşıyor!
Khal Gağan / Khal(o) Gaxan / Gal gağan
Çok önemsediğim bu konu üzerine detaylı bir yazı kaleme almayı yıllardır ertelediğimi fark ettim!
Çocukluğumuzda Aralık ayının ortalarında başlayıp yeni yıla taşana dek her akşam “acaba bu akşam bize gelir mi” korkusuyla kulağımızın kapıda olduğu bir gelenekti ben ve tüm çocuklar için Galgağan …
Beşinci sınıftan sonra yatılı okumanın en büyük dezavantajı yerel ve kendine has otantik kültür imgelerimizden uzak kalmak oldu.
Hatıralarda ürkütücü haliyle kalan Galgağan, ortaokuldayken yeni yıl tatilinde aldığım raporla bir anda renk değiştirdi. Almanya’dan ve Varto’dan gelen amcamlar, babam ve diğer aile büyükleriyle bir aradayken kapı büyük bir gürültüyle çalındı, kapının açılmasıyla khalo (yaşlı) adam figürlü khalgağan’ın genç kadın rolündeki uzun boylu kadın figürünü içeriye kovalaması bir oldu. Bu benim için ürkütücü değil, çok keyif verici bir andı, komikti herkes gibi gülmüştüm.
Dışarda lapa lapa kar vardı, galgağan ve arkasından gelenlerle birlikte içerisi bir anda ana baba gününe döndü. Söz konusu tarihsel “figürler” yapmaları gerektiği gibi çeşitli sevimliliklerle bezeyerek, kah ağlayarak, kah gülerek, evin neşesine neşe kattılar. Sonra torbalarına doldurabildikleri kadar azıkla başka evlere gitmek üzere ayrıldılar Yusuf dedemlerden.
Uzun yıllar süren boşluk ve bu boşluğun yarattığı hüzün sonrası 2000’li yılların başında Varto Derneğiyle bu gelenek yeniden girdi hayatıma. İstanbul’da köyümden, kültürümden yüzlerce kilometre uzaktaydım bu gelenek burada tiyatro havası şeklinde direniyordu, dernek başkanlığı yaptığım süreçte ve sonrasında kesintisiz yaşaması adına da İstanbul’da Gazi, Nurtepe ve Ümraniye’de ya çalışmaların içinde ya da yanında olmaya gayret ettim (ediyorum) ama köyümde gelenek yaşamıyordu bu büyük tezattı!
2009 yılında radikal bir karar aldım yılbaşında Varto’daki köyüme gidecektim, hem ailemle bir arada olacak, hem de bu geleneğin yaşaması için elimden geleni yapacaktım. Köye gitmeden birkaç arkadaşla daha telefonda görüşüp bu konuda onlarla da hem fikir olduktan sonra o kara kışta Tatan köyündeydim.
Zaman sınırlı olduğundan kıl ve hamurdan yapılan maskeyi hazırlama imkanı olmadı. Belki evlerden birinde buluruz umudu vardı ama mümkün olmadı. Yine de orjinaliteye sadık kalmaya gayret ettik. Köyün en uzak evlerinden başlayarak özellikle yaşlıların bulunduğu evleri tercih ederek kapılarını çaldık. Ekipten birisi yaşlı (khal) rolüne, bir diğeri onun eşi (taze-yeni gelin) rolüne girdi, onlarla birlikte birkaç destek rolü daha vardı.
Elimizde fotoğraf makinaları ve kameralar ile evlere girmeye başladık. Bu çalışmadan haberi olmayan ve uzun yıllar sonra Galgağanı kapılarında, evlerinde gören yaşlı ninelerin, dedelerin gözlerindeki ışıltıyı asla unutamam. Nitekim şimdi bile hatırladığımda gözlerim dolar, içim buruklaşır, sessizce bir “iyi ki” dökülür dilimden…
Aklım erdiği, dilim döndüğü kadarıyla geçmişte khal gağan üzerine derneklerde açıklamalar yaptım, yazılı basına ve hatta bir kısmı demokratik televizyonlara yansıdı. Kaç insan bunları bir yerine not etti zihninin bilmiyorum ancak biraz daha kalıcı olmasını dileyerek işte bu makaleyi yazmaya başladım…
Üzerinde yaşadığımız Anadolu / Mezopotamya toprakları her anlamıyla “bereketli” …
Dünya çapında doğru, yanlış, eksik, fazla, hayal ya da gerçek bir şekilde bilinen “Noel Baba” figürü de bu topraklardan çıkmış en nihayetinde ve yeryüzünün en çok bilinen ve muhtemelen sevilen figürü olmuştur. Kimine göre asla böyle birisi yaşamamıştır, bu bir kurgudur kimine göre Noel haramdır, kimine göre gerçektir ve kutsaldır sonuçta böyle bir gerçek vardır; Noel’in her yılki zamanı bellidir.
Yeni yılı kutlamanın günah olduğunu bütün insanlığa dayatanların zorba yaklaşımını bir yana bırakalım. Şimdi olaya Anadolu toprakları açısından bakmaya devam edelim.
Khal: Yaşlı adam demek.
Gağan: Khan / Eskimiş. Aralık ayına verilen bir isim.
Birazcık kelimelere dokunmaya ne dersiniz ?
Yaşlı / Eski / Biten /Sona yakın/Eril olan Yaşlı adam figürüyle Aralık ayının son ay olması ne kadar da anlamlı! Tahminimce bu kelimenin en eski söyleniş biçimlerinden birisi Khalukhan (yaşlı ve eski) şeklinde olabilir. Khal u khan kelimesinin zaman içinde Khal Gağan’a, sonrasında özellikle Varto yöresinde Galgağan’a dönüşerek yaşamaya devam ettiğini zannediyorum.
Zone Ma ( Dımilki, Zazaki) olarak yaşayan bu yaşlı adam figürünün en yakınında bulunan eşi ise onun aksine Genç /Uzun/Yeni/Taze/Dişildir… doğurgandır, umutvaridir. Uzun boyu ile birçok şeyi sembolize eder.
Şimdi yeniden Galgağan ritüeline dönersek bugünkü takvime göre yaklaşık olarak 25 Aralık’ta geleneksel takvimimize göre ise 12 Aralık civarlarında başlayan bu ritüelde yaşlılar 3 gün oruç tutulması gerektiğini söylerlerdi. Sözlü gelenekle yaşayan bir çok değer hatırlanabildiği kadar yaşıyor. Yaşatılabildiği ölçüde unutulmuyor. Ama teknoloji ve yozlaşma çağında Varto, Dersim ve yakın coğrafyanın Kızılbaş, Alevi inanç motifi içerisinde üç gün oruç tutulması gereken bir ritüeldeki bu ayrıntıyı yaşlılarımızın serzenişinden hatırlıyorum sadece ve buraya yazmazsam yok olup gitmesindeki vebal biraz da benim omuzlarımda olacak.
Ne diyorduk eski doğa takvimi veya Rumi (Anadolu) takviminde günler onüç gün geriden seyreder. 21 Aralık yani yılın en uzun gecesi başlayan 3 günlük oruç aslında Kış mevsimine kesin olarak girişi de sembolize eder. 3 gün tutulan oruca atfedilen kutsallık hiçbir kutsal kitapta yer almaz, sadece halkın inanışında, geleneğinde yüreğindedir bu ayrıntılar.
Noel ile Galgağan’ın kesişmesi tamamen tesadüf müdür bilmiyorum. Yaptığım sorgulamalar, karşılaştırmalı analizler, düşünce fırtınaları Anadoluya has Khal Gağan’ın daha kadim bir kökü olduğu sonucuna götürüyor beni. Muş, Erzincan, Sivas, Kayseri, Maraş, Dersim (Tunceli ilinin çok ötesinde benzer kültüre sahip bütün yakın coğrafya)Bingöl, Erzurum… buralarda ve buralardan göçenlerin Türkiye ya da dünyanın dört bir yanında yaşattığı, ya da adım adım ölmeye terk edilen Khal Gağan bayramı eskiyle yeninin, gidenle gelenin bir savaşı, çekişmesi gibiydi. Noel Baba’dan esinlenmesi bir yana Noel’in kendisine de esin kaynağı oluşturması muhtemel.
Çocukların yaşlı dede ile dolaşması, evlerden toplanan yiyeceklerin en nihayetinde ihtiyacı olanlara dağıtılması hiç kimsenin ihtiyacı yoksa toplandıktan sonra bir araya gelerek eşitçe pay edilmesi, şölen havasında yapılan kutlamalar bunlar boş şeyler olamaz. Çocukluğumda toplanan bu erzak satıldıktan sonra elde edilen para ile Davul Zurna çalınırdı. Bir iki sayfalık yazı ile geçiştirilmeyecek kadar önemli bir gelenek bence Khal Gağan üstelik bu topraklara ait ve hâlâ “öteki”. Oysa toplumsal renkleri kucaklayacak bir yönetimin bu bayramı kendi adıyla resmi kutlamalar kapsamına dahil etmesi, dini bayramlarda yaptığı gibi tatil ilan etmesi ortak yaşam kültürüne inanılmaz katkı sunacaktır.
Noel kelimesinin anlamına bakınca (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmakta ve “yeni güneş” sözünü ifade etmektedir*
Öte yandan Kış Ekinoksu olan Khal Gağan, Şubat ayı başlarında Hızır günleri ( Rocê Xızıri),Mart ayındaki Hawtemal, ile Mayıs ayındaki Hıdırellez günleri arasında takribi 40’ar günlük zaman aralıklarının olmasının tesadüfü olmayacağı kanaatindeyim.
Veli BEYAZGÜL
Noel kelimesinin anlamı için*( vikipedia)
AYRICA BAKINIZ:
https://www.evrensel.net/haber/176851/binlerce-yillik-bir-efsane-qhalo-gaxan-yeniden-canlandi
Bülent Aydınel’i kaybettik !

Bir şair ölür; kimse duymaz!
Kimi kalemler çok ‘şanslıdır’ arkasında paranın, şaşaanın, pohpohlanmanın, reklamın ve şişirilmişliğin keyfini sürer, kimi değerler ise o “şans”tan ömürlerince nasiplenmez, sadece bilen bilir. Son nefeslerini verdikleri bile duyulmaz, sessizce giderler. İşte o da böyle biriydi ve Bülent AYDINEL sessizce “gitti!”
Bu Ülkede İşçiydim
Ben bu ülkenin belleğinde
Bir anı olarak kalacağım
Varoşların tahammülsüzlüğünü satarak yaşadım
Bana ait gerçekler
Kurşuna dizildiler
Birileri daha çok şarap içsin
Ve erisin satılık kadınların gözlerinde diye
Ya otuz metre yüksekte ya da yerin dibinde
İnşaatta tersanede madende
Her gün ölen biriyim
Mülkün Allah’a aittir ömrünse devlete
Sen ahrette yaşarsın dediler
/Utanmaya kurşun sıksan kan akmaz/
Bize böyle bellettiler
Artık yetimliğe alışkındır çocuklarımız
Yoksul bir kader
Ve üstüne en değerlimizin göz yaşı döktüğü resimler kadarım
Bir duaya gömmeyin beni
Artık ayağa kalkın
Bülent AYDINELÖzgür Okur Yazar
90’lı yılların son demlerinde çok kısa bir süre yolum düştü Bülent Aydınel dershanesine, onun anlattığı bütün dersleri keyifle dinledim. Üniversite tercihlerimizi doğru yapmamızda da emek sahibi. Şiire verdiği değer, kattığı anlam hep olağanüstüydü.
Keşke insanları “yaşarken” anlatma ihtiyacı duysak, keşke daha onlar aramızda nefes alabiliyorken kadir kıymet bilinse… Ben önemsedim, kıymetini bildim; ama genel anlamda bunu herkes yapamadı yazık ki!
Kendi adıma çok şanslıyım ki onunla kesişmiş yolum. Üniversiteyi bitirince de ziyaretine gittim. Yayınladığı kitaplardan bir kaçını aldım, iyi dileklerle ayrıldık. ..
ÇIĞLIK adlı ilk kitabımı yayınlatmaya karar verdiğimde düşüncesini almak istediğim kalemlerin en başında da yine Bülent Aydınel geldi. Gönderdim çok yoğundu biliyorum, 3 hafta bekleyişten sonra sadece hatırlattım, 3 saat sonra tüm şiirlerimi okumuş ve oldukça yüreklendirici bir yazı ile selamlamıştı beni.
O kadar mutlu olmuştum ki! Benim gözümde ve gönlümde şiir dünyasının yaşayan efsanelerinden biriydi Bülent Aydınel ve şimdi bu efsane adam şiirime dair şu cümleleri yazmıştı;
“Veli Beyazgül; derin ve karanlık bir suyun kenarında cırcır böcekleriyle ateş böcekleri arasında, ateş böceklerinden yana bir şair olarak beliriyor. Ve en önemlisi: Onun ateş böcekleri umutlu, sevdalı ve aşık.
“Tüm fırtınalar
Saatler susmuşken kopar !”
Derken
“Kardelenler açınca
Koş
Gel bana”
demesi-belki- çokça bundandır.
Onun sevdası-birey, çevre, toplum kurgusunda-çok özneyi kucaklayan sıcak cümleler gibi, öğelerine ayrılması zor yani…”(*)
* ÇIĞLIK – 2017 – Arka Kapak: Bülent AYDINEL
O’ndan böyle cesaretlendirici cümleler, altına da minik bir notta “değerli kardeşim, bu yoğunlukta oluşabilen buydu… Umarım ve dilerim ki eksik kalmamışımdır” cümlelerini okuyunca insan çok duygulanıyor. Gözümde efsanesin be hocam, bu mahçubiyetin neden diye sordum kendi kendime… Derken bu yorumunu kitabımın arka kapağında bulunmasının bir mahsuru olup olmadığını sordum, tahmin edileceği üzere “hay hay” dedi. Bu cümleler siparişle yazdırılamazdı ona. “Dehşetle saygılar kardeşim… yolun açık olsun dilerim…” diyordu. İşte arka kapağın öyküsü de kısaca böyle yazıldı bende.
Kitap çıkar çıkmaz Samandıra’ya genç gelecek dersanesine gidip kitabı elden vermek istedim. İşte şanssızlığım ondan sonra başladı. “İzmir şubemizde motivasyon semineri veriyorum… pazartesi döneceğim…” cevabına üzülmüştüm, her zaman müsait olamıyordum. İşyerim Avrupa yakasındaydı ve bütün günüm burada geçiyordu. O da Samandıra’daydı ben eve döndüğüm saatlerde o da kendi evine Kartal’a gidiyordu. Kargoya da verilebilirdi ama gönlümde hep ona elden bir sıcak çay kıvamında hediye etme arzusu vardı.
Bu düşüncemi öğrendiğinde “Dehşetsin…Var ol…Sağ ol…Çok güzel duyumlarını alacağız…Cansın kardeşim benim…” diyor ve sonraki zamanlar için de “yolun açık (olsun)” temennisinde bulunuyordu belli ki !
“Kitabı oraya mı (Dershaneye mi) bırakayım? 3,4 Haziran’da Haydarpaşa kitap günlerinde mi takdim edeyim” soruma “Gelirim ben…Çünkü orada (Dersanede) karışır kardeşim…Onurla gelirim…” diyordu. Gün konusunda anlaşınca “Tamam ordayız bir aksilik olmazsa…Hafta sonu felaket bizim…Bir aksilik olursa 9’unda kesin sendeyim kardeşim benim…” diyerek başka bir güne de olabilir diyordu. Gelemedi. Biliyorum çok yoğundu…
Kendisi mahcubiyetinin farkında olmalı ki on gün sonra bir gece yarısı yazdı bana ” Yazıyı bastırdıysan kitabın arkalı önlü bir fotoğrafını yollar mısın… Gelemedim çok yoğun… Ama faydamız olsun…”
Yine çok mutlu olmuştum ama kendisini mecbur hissetmesini hiç istemedim. Bayramda seyranda hal hatır mesajları gönderdim. Tam altı ay sonra Sarıgazi’de yapacağım imza günüme onur konuğu olarak davet etmeye karar kıldım. Yoğunluğu belki azalmıştır umuduyla. Cevabı yine aynıydı ” Değerli kardeşim gece anca uygun olur … Çok yoğunluk var. Bilgin olsun …” Uygundur kaçta isterseniz konuşabiliriz dedim. “20.00 sularında , kardeşim benim…” diye yanıtlamıştı saat 18.00 gibi verdiği cevabını ben misafirlerden dolayı 21.00 de okur okumaz “Benim için uygun hocam” cümlesiyle cevapladım, misafirler oturuyorken geçip içeriye konuşayım istiyordum. Uygun dediğim anda saniyesinde aradı, o arama ile misafirlerin de hurra kalkması aynı ana denk gelince bu curcuna bittikten sonra konuşuruz diye umut ederek önceden hazırlanmış kısa mesajlardan biri ile “şu anda konuşamıyorum, sizi birazdan arayacağım” tarzında bir mesaj attım. Misafirler gitti, sükunet sağlanır sağlanmaz bir kaç kez aradım ama hep meşgul, demek ki başka randevuları da vardı. Şanssızdım durumu bir mesajla izah ettim ama ondan sonra konuşamadık. Ben yine de programa adını yazdım, sinevizyon notlarında da cevap almadığım halde Bülent Aydınel adına yer verdim. Salonun konumunu attım. Olmadı gelmedi belki çok yoğundu belki hastaydı belki unuttu.
Ondan sonra uzun süre yazışamadık içimde bir burukluk. Etkinliklere 1 yıl kadar ara verdim. İlk etkinlik 2018 Kasımındaki Kitap Fuarı oldu. Bu fırsat kaçmaz dedim, hocamı davet edeyim dedim. 24 Kasım ve 1 Aralık günlerine davet ettim iki ayrı mesajla. Oysa Bülent hoca çok rahatsızmış 🙁 Bilsem kitabı alır ziyaretine giderdim, nerede olursa olsun. Hastane veya ev fark etmez mutlaka giderdim , Gidemedim…
11 Aralık Sabahı sosyal medyada “kaybettik” yazan o mesajı okuyunca tüm hücrelerime dek sarsıldım. Şaka sandım, whatsapına, instagramına yazdım. Sonra ne duruyorum dedim aradım. Ulaşamayınca anladım gerçek olduğunu. Düştüm yola, gittim son yolculuğuna katılmaya. Yüzlerce öğrencisi vardı ama binlercesinin haberi yoktu. Cenaze töreni, organizasyondaki eksiklikler… yazacak çok şey soracak sorularım var.
Şuna tanıklık ettim; Kartal’da cenaze namazı kılınan Bülent hocanın cenaze törenine ısrarla katılmak isteyen ve başka bir çare kalmadığı için kendi çözümümüzü yaratan o otobüste ben de vardım. 45 kişilik otobüste her koltuğa üç kişi sığdık mecburen. 140 yakın yeni öğrenci arasında ben 20 yıl önceki öğrencisi de yol aldık, şoförün inadı, navigasyonun mezarlığı yanlış yerde işaretlemesi, trafik yüzünden Bülent hoca toprağa verildiği an yanında olamadık. Muhtemelen bir avuç insan vardı son anda orada 🙁
12.12.2018 günü verilse toprağa eminim yüzlerce eski ve yeni tanıdık ve şiir sever de bulunacaktı o cenazede. Biz Kartal’da varken Aydıntepe /Tuzla mezarlığına 40 km’lik saçma bir yolculuğun kurbanı olduğumuzdan ve iletişim kurmayı düşündüğümüzde genç gelecekten öğretmenleri toprağa verildi dediklerinde artık çok geçti. Yine de gittik, gördük, toprağın koynuna verilmişti Bülent hoca. Öğrencileri kendi inançları gereğince “yasin” de okudular.
Dönüş yolculuğunda yanımdaki gençlerle sohbetimde gördüm ki adı Ömer ve Osman, Rabia veya Ayşe olan öğrencilerinin % 90’ından fazlası muhafazakâr ama hepsi çok vefalı, çok anlamışlar, çok sevmişler bütün diğer öğrencileri gibi. Bu gençler kıldıkları namazlarının yanına Ahmet Kaya’nın hüzünlü şarkılarını sesli sesli dinleyerek deşarj olmayı da eklemişler.
Onu anlatırken salonlarda yüzlerce kişiye ders anlatışını, kapitalizmin kürsülerine karşı yoksulların mahallelerinde ve dershanelerinde olmak gerektiğine dair cümlelerini paylaştılar. Yirmi yıl önce de buydu onu güzel kılan. Oldukça uzun bir yazıya dönüştüğünün farkındayım. Ama acıdır ki basında tek satır geçmedi onun gidişi. Bu kadar önemli bir şiir ve edebiyat değeri yaşarken sahiplenilmediği gibi, son nefesinde de yalnızdı!
Küstü mü bize bilmiyorum, ama bu şiiri dursun bir köşede:
MAVİ KÜSER
Gittiğin gün nağme susar
Musıkiden ud kesilirGittiğin gün mavi küser
Gökyüzü bulut kesilir.Sözcük susar dize dehşet içinde
Şiirler put kesilirYaprak senin yüreğindir
Çiğ ne bilsin ağlamayıAğıt tutar gökyüzünü
Hanede sükut kesilirGece küfür karanlıktır
Derya ise çok asiFuzuli ve Leyla gider
Mecnun’dan umut kesilir
Nazım Hikmet ayarında, Adnan Yücel renginde , Hasan Hüseyin kıvamında bir büyük edebiyat ve şiir dehası çekip gitti aramızdan.
Bu yazıyı okuduğunuza göre sizin de ona dair yaşadıklarınız, duyduklarınız, hissettikleriniz var demek. Hepimizin başı sağ olsun.
Veli BEYAZGÜL.






1 Aralık 2018 imza günü

Çekmeköy kitap fuarının bitimine son iki gün kala 1 Aralık’ta düzenlenecek imza günü kapsamında ÇIĞLIK sizlere ulaşacak. Saat 14.00 deki imza etkinliği Çekmeköylü Yazarlar standında giriş kapısının solunda gerçekleşecek olup tüm kitapseverler davetlidir.
www.velibeyazgul.com
Çekmeköy kitap fuarından
Her etkinlik yeni okurlara ulaşmak demek…






















ÇIĞLIK Çekmeköy kitap fuarında

Okur buluşmalarımız Çekmeköy Kitap fuarı ile devam ediyor. 25 Kasım ve 1 Aralık 2018 tarihlerinde düzenlenecek olan imza günlerinde buluşuyoruz.
Çekmeköy Belediyesinin düzenlediği Çekmeköy kitap fuarı TÜYAP a oldukça uzak mesafede bulunan başta Çekmeköy’lüler olmak üzere Anadolu yakasında yaşayan herkes için güzel bir alternatif oluşturacak.
22 Kasımda açılacak olan fuar 2 Aralık pazar gününe kadar devam edecek.
“Önce oku” vurgusuyla düzenlenen fuara çok sayıda yayınevi ile onlarca yazar katılıyor.
ÇIĞLIK iki farklı imza günü ile sizlerle
imza günlerimiz sizlerin daha kolay katılabilmesi için iki farklı tarihte yapılıyor.ilk etkinlik 25 Kasım Pazar günü saat 15.00 de , diğeri ise 1 Aralık Cumartesi günü saat 14.00 de.
Tüm kitapseverler davetlidir.
www velibeyazgul.com
Facebook Duyurusu:
Kırlangıç fırtınası
“Kırlangıç fırtınası” Ekinoksa yakın bir dönemde yaşanan bir dönem. ÇIĞLIK içinde yer verdiğim ve büyük beğeni toplayan kırlangıç fırtınası şiirinden dizelerle sonbahara hoşçakal diyelim birlikte.
Şiirin tamamı #ÇIĞLIK sayfalarında.
www.velibeyazgul.com
Ara Güler’in Babası
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler”
17 Ekim 2018 Tarihinde yitirdiğimiz dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in aslında Giresun Şebinkarahisar’lı olduğunu ve bunu da yine oralı olan ünlü yazar Aziz Nesin’den öğrendiğini ben çok sonradan öğrendim.
Düştüğü göç yolları 1910’larda aileyi İstanbul Ortaköy’e kadar sürüklemiş. Günün birinde babasının isteği (aslında son isteği bile diyebiliriz) üzerine düşmüşler yola, doğrudan babasının çocukluğuna.
Bu yazıda yürek burkan bir çok an var, araştırıp, derleyebildiğim kadarıyla sizlerle paylaşmaya çalıştım.
TABUTTAKİ KARAYEMİŞLER
Asıl adı Mıgırdiç Ara, soyadı Derderyan olan Ara Güler, İstanbulluyum dese de Giresun Şebinkarahisar’lı bir ailenin çocuğudur.(1)
Nazım Hikmet’in yaşamaya dair şiirinde
“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.” dizelerindeki gibi
70 inde zeytin ağacı dikmiş, 90 yaşında sonsuzluğa yürümüştür.

Can Dündar, Nebil Özgentürk ve Coşkun Aral’ın hazırladığı “BİZ-Kültür Yolcuları” belgeselinin Ermenileri konu alan bölümünde konuşan Güler,
1950’lerde babasıyla birlikte doğduğu Şebinkarahisar’a yaptığı yolculuğu şöyle anlattı:
‘Baktım, babam ağlıyor’
“Bir gün babam, ‘Dünyanın her yerine gidiyorsun, babanın köyünü merak etmiyor musun’ dedi.
‘Hadi gidelim’ dedim. Vapura binip Giresun’a gittik. Giresun’dan Şebinkarahisar’a taksi tuttuk.
Oradan Yaycı köyüne gittik. Babam doğduğu evi aradı, bulamadı. Kiliseyi aradı, bulamadı.
Mezarlığı tarla yapmışlar.
Çocukken yüzünü yıkadığı üç gözlü bir çeşme vardı, o kalmış.
Oraya götürdüler, yüzünü yıkadı.

Evinin olduğu yerde harmanlık vardı.
‘Çocukken anam beni dövenin üzerine koyar, dolaştırırdı’ dedi. Hemen köylüler döven kurdu, babamı da içine koydular, döndü. Ben de fotoğraf çektim.
Baktım, babam ağlıyor. Altı yaşında bıraktığı köyüne benimle beraber dönünce çocukluğu aklına gelmiş.

Yemişleri unuttu
Sonra Sivas’a dönmek için araba tuttuk. Yolda giderken ‘Ah, unuttum’ dedi:
‘Buranın karayemişleri meşhurdur. Anam beni İstanbul’a mektebe gönderirken yanıma torba içinde yemişler vermişti,
onları yiyerek gelmiştim. Benim memleket sevgim, yemişle başlar. Geri dönüp alalım.’
‘Baba, gözünü seveyim… 100 kilometre yol geldik. Şimdi yemiş için 100 kilometre geri gideceğiz,
100 kilometre tekrar bu tarafa geleceğiz, sabah olacak.
Başka sefer alırsın’ dedim.
İstanbul’a döndük.”

Cenazedeki sürpriz
“Babam dört ay sonra öldü. Meğer derdi, oğlunun onu köyüne götürmesiymiş.
Cenazeye gideceğimiz gün evin kapısı çaldı.
‘Kimsiniz’ dedim.
‘Dacat Güler’i arıyoruz’ dediler.
‘Dacat Güler’i kaybettik, şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin’ dedim.
Meğer gelenler, köyde bizi gezdiren köylülermiş.
‘Siz de gelin cenazeye’ dedim. Yanlarında da bir sandık vardı.
Baktım; karayemiş getirmişler. Babamın almak istediği, hasretini çektiği karayemişler…
Çocukluğunda yediği, kokusunu aldığı, kendi memleketinin yemişleri…”
“Hepsini ceplerime doldurdum, ceplerim şişti. Öyle gittim cenazeye…
Tam babamı toprağa koyacaklar, ‘Açsanıza tabutu’ dedim,
‘Olmaz, dine aykırıdır’ dediler.
‘Siz açın, bir şey koyacağım’ dedim.
Açtılar. Döktüm yemişleri…
Babamı çocukluğunun yemişleriyle birlikte gönderdim öteki dünyaya…
Şişli mezarlığında yatıyor şimdi…”
Derleme:Veli BEYAZGÜL -18.10.2018
KAYNAKÇA:
1-http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/346471/Geriye_Ara_Guler_kalacak.html
2-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/262089/_Babamin_tabutundaki_yemisler_.html
Foto: Coşkun Aral & Ara Güler